Osmanli TIM
İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye
| Osmanlı Tim - The Ottoman Team | Osmanlı Tarihi | Mustafa Kemal Atatürk |
Eylül 02, 2010, 19:25:30 *
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
   Ana Sayfa   Portal Hosting Msn & Mail 3D Imgeleme Yonetim Semasi Yardım Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye  (Okunma Sayısı 2290 defa)
Göçmen
Onursal Üye
Binbaşı
*
Çevrimdışı Çevrimdışı

Mesaj Sayısı: 2198


Forum Görevlisi

Aktiflik
Seviye
Deneyim

« : Ağustos 29, 2008, 13:10:22 »

A.İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye
1930’ların sonlarında Türkiye’nin en büyük endişesi İtalya tarafından gelecek bir saldırıydı.1939 yılı ortalarında İtalya’nın Arnavutluk’u işgal etmesi bu endişesi daha da arttırmıştır. İtalya’nın bu tutumu Türkiye-Fransa ve İngiltere’yi birbirine yaklaştırmıştır.

1939 yılı boyunca bu yakınlaşma süresinin bir devamı niteliğinde bu üç devlet arasında karşılıklı olarak yardımlaşma antlaşmasına ilişkin görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler esnasında Türkiye’nin askeri ve mali zayıflığını göz önüne alarak bu konularda yardım talep etmesi ve Sovyetler Birliğinin savaşa girmesine engel olmak istemesi nedeniyle bu görüşmeler yavaş ilerliyordu. Ayrıca Türk hükümeti bu üçlü görüşmelere Sovyetleri de sokmak istiyorlardı. Bu yüzden Ağustos 1939 yılında Hitler Almanya’sı ile Stalin Rusya’sının Doğu Avrupa’yı aralarında bölüştükleri Molotov-Ribbentrop Paktının beklenmedik duyurusu, Ankara üzerinde müthiş bir darbe oldu. [hide]

Bu beklenmedik paktın duyurulmasından sonra Fransa ve İngiltere, Türklerin desteğini sağlamaya daha çok çalıştılar. Çünkü Avrupa tehlike içindeydi ve kaynayan bir kazan şeklini alacağı belli olmaya başlamıştı. Bütün uğraşlar sonucunda 19 Ekim 1939 da İngiliz-Fransız-Türkiye aralarında karşılıklı yardım antlaşması imzaladılar. Bu antlaşmayla beraber Türk Hükümeti istediği çoğu şeyi elde etmişti. Bu antlaşma ile birlikte, Avrupalı bir devletin, Akdeniz’de savaşa yol açan bir saldırı eylemi halinde, Türkiye’nin Fransa ve İngiltere ile etkin bir şekilde iş birliği yapmasını öngörmekteydi. Buradaki maksat İtalya’ya karşı önlem almaktan başka bir şey değildi.  Nitekim beklenen oldu ve İtalya, 1940’ta Fransa ve İngiltere’ye savaş ilan etti.  

Fransa’nın yenilmiş olması güç dengesini tamamen değiştirmişti ve Türkiye yükümlülüklerine rağmen, savaşa girmemek için ek protokolü mazeret göstererek savaş dışı kalmaya çalışıyordu.  Ancak İngilizler, Türkiye’yi savaşa sokmak için var gücüyle çalışıyorlardı. Çünkü Türkiye onların gözünde çok değerli bir insan gücü kaynağı olarak görülüyordu. Sonuç itibariyle Türkiye’nin direnmelerine karşı İngiltere emellerinden vazgeçmek zorunda kaldı.
Almanya’nın Yunanistan’ı işgali ve Bulgaristan’ın 1941 yılında Mihver Devletleri safına geçmesinden sonra savaş Türkiye’nin batı sınırlarına kadar gelmişti. Bu olayların sonucunda Türkiye ihtiyatlı davranarak 1941 yılında Almanya ile saldırmazlık paktı imzalamıştır . Bu paktın imzalanmasından sonra, Almanların yayılmacı politikasını takiben Türkiye, hazırlıksız olduğunu ve İngiltere’nin göndereceği yardımlara olan gereksinimlerini bahane ederek başarılı bir politika ile tarafsız kalma siyasetini sürdürmeyi başarmıştır.

Almanların bu saldırmazlık paktı ile sağ kanadını güven altına almasından sonra Rusya’ya saldırmıştır. Ancak 1942 yılındaki Stalingrad yenilgisinden sonra müttefiklerin Türkiye üzerinde baskıları gittikçe artmaya başlamıştır. Müttefiklerin isteklerinde bir takım değişiklikler olmuştu; artık Türkiye’yi bir insan gücü kaynağı olmaktan çok müttefik askerleri ve uçakları için bir üs olarak görmeye başlamışlardır. Bu durum karşısında Almanlar tavır koyarak tek bir müttefik uçağının Türkiye’ye inmesi durumunun yaşanması halinde bunun savaş nedeni olacağını söylemişler ve tehdit etmişlerdir. Bunun üzerine Amerika ile Türkiye arasında müttefik uçaklarının inişi için bir hazırlık programı hazırlanmaya başlansa da İnönü’nün yavaş hareket etmesiyle, Türkiye üs olarak kullanılmaktan kurtulmuştur.

Savaşın ilerleyişi esnasında kazanan tarafın müttefiklerin olduğu artık belli olmuştu ve Türkiye savaş dışında kalmaya devam ederse, savaş sonrasında tamamıyla tecrit edileceğine işaret edildi. Bu da demektir ki, Stalin ve Sovyet Rusya tehdidi karşısında Türkiye’yi yalnız bırakacaklardı. Sonunda İnönü, Türkiye’nin müttefiklerin safında faal bir muharip devlet olmasını kabul etti, ama önce Balkanlar’ın müttefiklerce fethi için kapsamlı bir harekât planı istedi. Bu akıllı bir taktikti, çünkü müttefik güçlerin arasında Balkanlar’da bir harekât arzusuna ilişkin görüş ayrılıkları bulunuyordu. Stalin bölgede İngiliz ve Amerikan müdahalesine itiraz ediyor ve Amerikalılar Stalin’i dinleme eğilimi gösteriyorlardı.

Türklerin Almanlarla olan diplomatik ilişkilerini kesmesine rağmen, oyalamalarla 1944 yılına kadar bu ilişkileri sürdürdüler. Türkiye’nin bu tutumu İngiliz ve Amerikalıları Sovyet taleplerine daha sıcak bakmaya sevk etmiştir. Şubat 1945’te Yalta Konferansında bu devletler, Montreux sözleşmesinde değişiklik yapılmasını kabul ettiler. Müttefik devletlerinin bu tutumu üzerine Türkiye’nin bir seçim hakkı olacaktı, ya Batı’ya kayacak ya da Batıyı karşısına alarak Sovyet Rusya tehdidiyle karşı karşıya kalacaktı. Türkiye birinci yolu seçti ve mihver devletleriyle olan ilişkilerini tamamıyla kesti. Bunun ardından hiç beklemeden Birleşmiş Milletlere üye olabilmek için 23 Şubat 1945’te Almanya’ya savaş ilan ederek ikinci günü yani 24 Şubat 1945’te Birleşmiş Milletler Beyannamesini imzaladı.      

Türkiye, Yalta Konferansında tespit edilen formalite şartlarını yerine getirerek, savaş sonrası dünya düzenini yeniden kuracak olan San Fransisco Konferansına katılabilme koşullarını yerine getirmiştir. 5 Mart’ta Türkiye San Fransisco Konferansı’na davet edilmiş ve Birleşmiş Milletlerin kurucu üyeleri arasında yer almıştır.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Sovyetler Birliğinin Türkiye’ye yönelik politikası cephe durumlarına göre değişiklikler göstermiş ve savaş sonunda gerçek niteliğini kazanmıştır. Sovyet Hükümeti 19 Mart 1945’te, 1925 tarihli Türk-Sovyet Tarafsızlık ve Saldırmazlık Paktını feshetmişlerdir.  Türkiye iki ülke arasında dostluk ilişkilerinin geliştirilmesi için yeni bir antlaşma önermişse de bu antlaşmanın olabilmesi için Türkiye’nin toprak bütünlüğünü bozarak Sovyetlere belli başlı tavizler vermek zorunda olduğu daha sonradan şu şekilde anlaşılmıştır. Türkiye’nin bu antlaşma için mektup göndermesi ve bu mektubun cevabında iki ülke arasında antlaşma yapılabilmesi için; doğu sınırında değişiklik, boğazlarda Sovyetlere üs verilmesi gibi Türkiye’nin birliğini bozucu şartların yerine getirilmesini istemiştir. Ancak Türkiye bu şartları kabul etmemiştir. Bunun üzerine Sovyetler Türkiye karşı olan tutumlarını değiştirerek siyasi baskı uygulamaya başlamışlardır. Türkiye, Sovyetler Birliğinin bu siyasi baskıları karşısında yalnız kalmak istememiştir. Bu yüzden Amerika ve İngiltere’nin yanında yer almak için faaliyetlerini hızlandırmıştır.

Bununla beraber savaş sonunda Türkiye’nin siyasi ve ekonomik menfaatlerinin kesinlikle Batı’nın tarafında olduğu görülüyordu ve bu menfaatleri geliştirmenin en iyi yolu Batı’ya daha fazla yaklaşmaktı. İkinci Dünya Savaşıyla beraber mihver devletlerin yenilmesi ile İtalya ve Almanya’daki faşizm ve nazizm idarelerinin ortadan kalkması, Türkiye’nin Birleşmiş Milletlere girişi ve Batıya yaklaşması, Türkiye’deki tek parti rejiminin temellerini sarstı.  Bundan başka, dış memleketlerde özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde esen hava, politik sistemini daha da demokratik bir hale getirmedikçe, Türkiye’nin Batı’da kazanmak istediği ve ihtiyacını duyduğu manevi itibarı gerektiği derecede elde edemeyeceğini gösteriyordu. Diğer yandan savaş yıllarında alınan çeşitli toplumsal, siyasi, ekonomik, tedbirlerin memleket içinde doğurdu hoşnutsuzluk o derecede ciddi bir hal almıştı ki, genel bir karışıklığa meydan vermemek için bir “emniyet subabı”nın açılması zaruri görünüyordu.

Birleşmiş Milletler Anayasasını kabul etmekle beraber zaten Türkiye bu demokratik anayasanın prensiplerine uyacağına ve daha hür bir rejime geçeceğine dair beyanda bulunmuştu. Zaten Türkiye’nin zorunlu olarak demokratikleştirilme hareketleri aslında Kemalist ideolojinin niteliğinde bulunuyordu. Bu nitelik üç öğe tarafından da desteklenmekteydi. Birinci öğe, Batı dünyasının etkisiydi. Batı, Türkiye’yi kendi içinde kabul etmek için, düzenini demokratikleşmeye zorluyordu. Ayrıca, İkinci Dünya Savaşı sonunda, baskı rejimlerinin (nazizm ve faşizm) yenilmiş ve yıkılmış olması da aynı yönde önemli bir etki yapmıştı. İkinci öğe, halkın tek parti düzenine karşı gösterdiği olumsuz tepkiydi. Üçüncü öğe ise gerek o zamana dek izlenmiş olan devletçi uygulamaların gerekse savaş ekonomisinin sonucu olarak, bir kapitalist sınıfın belirginleşmesiydi.

B.İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Değişen Güç Dengeleri
İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan uluslar arası ortam savaş öncesi durumdan çok farklı bir şekilde gelişmiştir. Bu farklılık sadece uluslar arası ilişkilerde değil toplumların yaşantıları bakımından da söz konusudur. Bu farklılıklar ve savaş sonrası dünyayı tabanından değiştiren etkenler şunlardır:

•Savaştan sonra Dünya politikasına yön veren iki kuvvet, süper devlet (super power)  adı verilen, Birleşik Amerika ile Sovyetler Birliği olmuştur. ABD savaştan sonra Monroe Doktrinini terk ederek bir Dünya devleti olmuş ve uluslar arası politikada birinci plana geçmiştir. Sovyetler Birliği de 1945’ten sonra aktif, yayılımcı ve emperyalist politikasının yanı sıra gerçekleştirdiği teknolojik gelişmeler ile uluslar arası politikanın ABD’nin yanı sıra birinci planda rol oynamıştır.

•Sovyetler Birliği, komünizmi bütün dünyada egemen kılmak isteyen bir doktrine dayandığından, ilk kez uluslar arası bir politikaya doktrin ve ideoloji unsurunun girmesine neden olmuştur. Komünist düzen karşıtı devletler, Sovyetler Birliğinin komünizmi dünyaya yayma çabalarına karşı koymuşlardır.  Böylece Dünya devletleri, ABD’nin liderlik ettiği Batı Bloku, diğeri de Sovyetlerin liderliğinde Doğu Bloku olmak üzere iki kampa ayrılmıştır. Uluslar arası mücadelenin konusu farklı dünya görüşlerinin çatışması haline dönüşmüştür.

•İkinci Dünya Savaşından sonra sömürgecilik büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. Sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ile uluslar arası politikaya Üçüncü Blok, Üçüncü Dünya veya Bağlantısızlar Bloku denen yeni bir kuvvet girmiştir.

•Savaştan sonra uluslar arası politikada alan genişlemesi olmuştur. 1945’ten önce uluslar arası ilişkilerin yoğunlaştığı alan olan Avrupa’nın yanı sıra Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan ve Japonya’nın birer güç olarak ortaya çıkışıyla Asya’da önemli bir uluslar arası politika alanı haline gelmiştir. Latin Amerika ve Afrika da uluslar arası politikanın yeni yoğunluk alanları olarak ortaya çıkmıştır.

•Birinci Dünya Savaşı, karada ve denizde bir egemenlik savaşıdır. İkinci Dünya Savaşı ise hava sahasını gündeme getirmiştir.  İkinci Dünya Savaşı sonrasında silah teknolojisindeki büyük gelişme, güç ve rekabet mücadelesini atmosferi aşarak uzaya da taşınmıştır.

•İkinci Dünya Savaşından sonra, ekonomik meseleler uluslar arası ilişkilerde çok önemli bir ağırlık kazanmıştır. Dünya devletleri siyasal kuvvet dengesi, güvenlik ve barış gibi meselelerden daha çok ekonomik kalkınma, daha iyi bir yaşam düzeyi gibi konularla daha yoğun olarak ilgilenmeye başlamışlardır.

C.Demokratikleşen Dünyanın Türkiye İle Etkileşimi
İkinci Dünya Savaşında mihver güçlerinin yenilgisi ile dünyadaki demokratik değerlerin güçlenmesi için hem bir şans hem de bir zafer idi. Materyalist ve kapitalist bir demokrasi anlayışı olan Amerika Birleşik Devletleri savaştan egemen dünya gücü olarak çıkmıştı ve Amerika örneği bütün dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de demokratik rejim anlayışı olarak birçoklarını etkilemişti. Daha öncede bahsedildiği gibi 1945 yılında Türkiye San Fransisco Konferansı’na kurucu üye olarak katılarak ve Birleşmiş Milletler antlaşmasını imzalayarak demokratik rejime geçeceğine dair söz vermiş bulunmaktaydı. Öte yandan Türkiye’nin, Amerika’ya yakınlaşmasının daha etkili bir nedeni vardı. O neden doğusunda yer alan Sovyetlerin Dünya’da yayılımcı ve sömürgece bir politika izleyerek Türkiye üzerinde çıkarları olmasıydı. Türkiye, Sovyetlere karşı Batı’ya sığınmak zorundaydı.

Sovyetler Birliğiyle yakın ilişkiler 1920–1930 yılları arasında Türkiye’nin dış politikasında önemli bir yapı taşıydı. Ancak bu ilişkiler önce Ribbentrop-Molotov Paktı ve sonrasında gelişen Türkiye’nin savaşta tarafsız kalması bu ilişkileri kökünden sarsmıştı. Sovyetler bununla da kalmayarak daha önce imzalanan dostluk antlaşmasını 1945 yılında yenilemeyeceği açıkladı ve yeni bir dostluk antlaşmasının imzalanması için bazı şartlar öne sürdü. Bu şartlar Türkiye’nin kabul edebileceği şartlar değildi. Bunun hemen ardından ABD Hükümeti Türkiye’ye kararlı bir yol izlemesini önerdi ve böylece cesaretlenen Türkiye, Sovyetlerin isteklerini reddetti, ama bunu gerginliği azaltmaya çalışarak, yatıştırıcı ifadelerle yaptı.

Türkiye, görünen Sovyet tehlikesine karşın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü koruyabilmek amacıyla 1939 yılından itibaren gerek İngiltere’nin gerekse Amerika’nın desteğini aramıştır.  Fakat bir taraftan Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşında tarafsız kalmış olması, diğer taraftan da Türkiye’de tepki uyandıran Sovyet davranışlarının ABD ve İngiltere tarafından aynı tepkiyle karşılanmaması yüzünden Türkiye başlangıçta istediği desteği elde edememiştir. Ancak 1945 -1946 yıllarında Rusya ile Türkiye arasında gelişen olaylar sonrasında, İngiltere ve Amerika politikasını değiştirmeye karar vermiştir. Öncelikle ABD’nin diplomatik desteğini elde eden Türkiye, ABD’nin askeri ve ekonomik desteğini aradığı sıralarda Yunanistan’da iç savaş başlamış ve buna bağlı olarak komünizm tehlikesi ortaya çıkmıştır.

İkinci Dünya Savaşından itibaren Türkiye ile Yunanistan’a askeri yardıma devam eden İngiltere 1947 yılında bu ülkeler yardım edemeyeceğini Amerika’ya bildirmiştir. Bununla beraber bu ülkelere yardım edilmesinin şart olduğunu, çünkü batı dünyasının savunulması bakımından bu ülkelerinin bağımsızlıklarının önemli olduğunu, bu sebepten dolayı Amerika’nın bu ülkelere askeri ve ekonomik yardım yapmasının gerekli olduğunu bir muhtıra ile bildirmiştir.

İngiliz muhtıraları, Amerikan yetkililerin Sovyet yayılmacılığına karşın acil önlemler almalarında etkili rol oynamıştır. Amerikalı yetkililer Yunanistan kaybedilirse, Türkiye’nin de korunmasının mümkün olmayacağını belirterek bunun da Sovyet yayılmacılığının önünü açacak bir hareket olarak değerlendirmişlerdir. Daha sonra “Domino Teorisi” adı verilecek bu analize göre tek bir ülkenin bile komünistlerin eline geçmesi halinde komşularının da aynı kaderi paylaşacağı yaklaşımı Amerikalıların Sovyet yayılmacılığına ve komünist hareketlere engel olmak için kararlı ve çabuk bir şekilde harekete geçmeye zorlamıştır.

Nitekim Başkan Truman, 12 Mart 1947 yılında kongrede daha sonra “Truman Doktrini” adını alacak mesajı okumuştur. Sovyet genişlemesini dünyanın neresinde olursa olsun engellemek ve Amerikan ekonomik ve siyasal anlayışının genişlemesini sağlamanın yanı sıra, Sovyet tehdidine karşı özellikle Yunanistan ve Türkiye’yi güçlendirmek amacını taşıyan Truman Doktrini, İkinci Dünya Savaşı dönemin geçiş devresini kapatmış ve ikinci devreyi “soğuk savaş” devresini açmıştır.  

Truman Doktrini, Sovyet baskısı ve tehdidi karşısında bunalan ve devamlı ABD’nin desteğini arayan Türkiye’de büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır. Türk kamuoyu, bu doktrini, Sovyetlerin yayılımcı politikaları nedeniyle bağımsızlıklarının devamının sağlanmasında önemli bir adım olarak görmüşlerdir.
Truman Doktrinin ilanından kısa bir süre sonra, Haziran 1947’de ekonomilerini onarmalarına yardım için Avrupa ülkelerine dev ölçekte mali destek öngören Marshall Planı öne sürüldü. Bu planın birbirini tamamlayan üç amacı bulunuyordu: Avrupalıların kendilerini toparlanmalarına yardımcı olmak, Amerikan sanayi için karlı ihracat pazarlarını korumak ve beslemek, komünizme neden olan yoksulluğu ortadan kaldırmak.

Türkiye’nin Truman Doktrini’nden sonra Marshall Planı’na da dâhil olması Batı dünyasına girmesi olarak kabul edilmiştir. Bundan sonra Batı yanlısı bir politika izlemeye başlayan Türkiye bu yeni politikaya uygun olarak, Amerika’nın çok önem verdiği siyasal ve ekonomik düzende demokrasi ve liberalizme geçişi bir an önce gerçekleştirmesi; Türkiye açısından yararlı olacağı anlaşılmıştır. İşte bu nedenle Türkiye’de 1945 sonrasında siyasal ve ekonomik değişmenin hem ülke içi hem de ülke dışı bağlantıları olduğu söylenebilir.

Amerika ve İngiltere’nin Türkiye’ye sağladıkları destek, basit bir sempati sonucu olmamıştır. Her iki tarafında çıkarları böyle bir yardımlaşmayı gerektirmiştir. Amerika ve İngiltere daha sonraki yıllarda bu desteklerinin ürünlerini fazlasıyla toplamışlardır. Türkiye’nin, demokratik batılı sistemlere yönelmesinde, müttefiklerin savaşı kazanması, totaliter ve otoriter rejimlerden bir bölümünün yıkılmasının yanı sıra savaş sonrası dönemde Stalin’in Türkiye üzerinde yayılımcı bir politika izleyeceği anlaşılınca, Türk hükümeti çareyi Sovyetler karşısında Amerika ve İngiltere’ye yaslanmak zorunda olduğunu hissetmiştir. Tabi bu Batılı devletlerin Türkiye’ye yardım etmelerinde kendi ortak çıkarlarını korumak da söz konusu idi. Yani sadece Türkiye’yi demokratikleştirmek amacıyla bu yardımlar yapılmamıştı.

Bu çıkarların nedenleri kısaca şunlardır:
1.Sovyet yayılmasının, demokrasi dünyası için yaratacağı sakıncalar. Çünkü Stalin yalnızca topraklarını genişletmek ve ekonomik nüfuz bölgeleri yaratmakla kalmıyor, başka toplumlara, komünizm ideolojisini ihraç etmek istiyordu.

2.Sovyet yayılması karşısında, demokrasi ile yönetilen, ya da komünizm yönetimine yakınlık duymayan ülkelere, arkalarında demokratik güçlü devletlerin bulunduğu ve bu ideolojilere kolay boyun eğmemeleri yolunda bir mesaj vermeliydi. Aksi takdirde, Rus yayılmasının önüne geçilemezdi.

3.Sovyet istekleri, Birleşmiş Milletlerin ruhunu oluşturacak olan, San Fransisco zihniyetiyle bağdaşmıyordu.

4.Türkiye Boğazları’nın özel bir konumu vardı. Bu bölgede yabancı bir devletin varlığı, başta İstanbul olmak üzere, bütün Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye sokabilirdi.

5.Türkiye, Batılı demokrasilerin yanında yer almak eğiliminde ciddi olduğunu göstermek amacıyla; bu devletlerin olumlu karşılamadıkları bazı uygulamaları düzeltmiş, örneğin Varlık Vergisini kaldırmış, aşırı akımlara karşı önlemler almış ve çok partili sisteme geçilmesini engelleyen Dernekler Yasası gibi bazı yasalarda iyileştirmeler yapmıştı. Bu arada Orta Doğu’nun tek Batı yanlısı, laik cumhuriyet ile yönetilen ve Müslüman çoğunluğun yaşadığı devlet Türkiye idi.

6.Türkiye, çok partili sisteme geçerek, uzun yıllardan beri süregelen Batılılaşma çabalarına önemli bir halka daha eklemişti. Batı dünyası ile bütünleşmeye aday tek laik devlet konumunda olup, Batı ile Orta Doğu arasında önemli bir köprü görevi yapabilirdi.

7.Bütün bu özellikleri ile Türkiye, Komünizm ideolojisinin en önemli kaynağı olan Rusya’nın başucunda yer alıyordu. Türkiye, komünizme karşı güçlü bir kale olmanın da ötesinde, Batı dünyası için yaşamsal önemi olan Orta Doğu’da, Amerikan ve İngiliz çıkarlarının korunmasında çok önemli görevler üstlenebilirdi. Kanımızca en önemli neden bu olmuştur. Özellikle 1950’lerde Orta Doğu’da kurulması planlanan “Orta Doğu Komutanlığı” için Türkiye’nin tek aday olması, Akdeniz Paktı’nda yer almasının önerilmesi ve NATO kurulduktan sonra bile, bir Bağdat Paktı’nın kurularak, bu Pakt’ın kilit noktasının Türkiye olması, bu düşünce düşüncelerimizi yeterince kanıtlamaktadır.

8.Batı dünyası için de, boğazların büyük askeri ve ticari önemi vardı. Bu boğazların kapatılması, Rus donanmasının ve ticaret filosunun Karadeniz’de hapsedilmesi, çürümeye terk edilmesi demekti.  

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; Türk devlet adamları, İkinci Dünya Savaşı sonrasında mevcut dünya şartları içinde tek partili rejimin Batılı demokrasiler içinde yaşama şansı bulunmadığına kesin olarak inanmışlardı. Türkiye ya batılı devletlerin öngördüğü gibi demokratik rejimi benimseyerek onların yanında ve korumasında olacaktı, ya da tek partili otoriter rejimle yönetime devam ederek, Sovyetlerin yayılımcı ve sömürgeci politikasıyla her an karşı karşıya kalma tehlikesi altında yaşayacaktı.


Araştıran ve Yazan : Göçmen [/hide]
« Son Düzenleme: Mayıs 25, 2009, 11:45:10 Gönderen: Göçmen »
Facebook Profiline Ekle
Kayıtlı
| Osmanlı Tim - The Ottoman Team | Osmanlı Tarihi | Mustafa Kemal Atatürk |
« : Ağustos 29, 2008, 13:10:22 »


Hosting

 Kayıtlı
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL Kullanıyor PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2009, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Uyumlu! CSS Uyumlu!
Bu Sayfa 0.117 Saniyede 17 Sorgu ile Oluşturuldu